“Devlet Kurumlar Üzerine Kuruludur.” Cahit KAYRA

HÜSAMETTİN KILIÇ’LA

“Teftiş Kurulu Ailesinin yaşayan eski Başkanlarından Hüsamettin Kılıç ile 26.06.2003 Perşembe günü yapılan söyleşinin teyp kaydının özgün metnidir.”

 

“1947-1983 yılları arasında, 36 yıl kesintisiz Maliye Müfettişliğini, fırtınalı dalgalı Atlas okyanusunu bir kayıkla geçmeye benzetirim. Her an tehlikelerle karşı karşıyasınız. Bir dalga gelir geçer, yeri gelir biraz yol alırsın, güneşli günler yıldızlı geceler vardır ama birden karşına bir buz dağı çıkar, batmadan, kazaya uğramadan yolculuğun sonuna gelince duyduğun sevinç ise sonsuzdur.

 

Peki bu tehlikeli yolculuğa niçin çıkarsın? Bu çok önemli bir soru. Tanrı seni bir ana ile bir babadan meydana getirdi. Sonra da sana bir vatan hediye etti. İşte bu anavatana senin vereceklerin var. Bunu unutur veya gerekli önemi vermezsen ne mutlu olabilir, ne de görevlerini hakkıyla yerine getirebilirsin.

 

Bu çok tehlikeli bir yolculuktur dedim. Çünkü siz bir İle teftişe gidersiniz. Mesela Giresun’a. Arkadan bir yazı gelir, “Bu bölgeyi faizcilikle kasıp kavuran bir çete vergilendirilemiyor.”

 

Hüsamettin Kılıç Hesap Uzmanları, “bu işe vergi kontrol memuru başlamış biz müdahale etmeyiz” diyorlar. Vergi kontrol memuru ise, “efendim, bir resmi vesika bulamadım” diyor. İş müfettişe kalmış, vazifelendirilmişsiniz. Herkes bu çeteden tir-tir titriyor.

 

İl jandarma komutanından bir cip ve asker sağlanarak, vergi kontrol memuruna diyorum ki, “oğlum, doğru bu çetenin reisine gidip, benim söylediklerimi eğip bükmeden, aynen söylecek ve diyeceksin ki, “maliye müfettişi diyor ki ben sizi iyi tanıdım, siz beni kolayca ortadan kaldırabilirsiniz, benim yerime gelen müfettişi de ortadan kaldırabilirsiniz, ama bir üçüncü bir dördüncü müfettiş gelir sizin verginizi uygular.” sonra sen resmi bir vesika arama, bunlar küçük kağıtlar üzerine köylülerin borç ve faizlerini yazmışlardır. Onlardan toplayabildiğin kadar topla getir.”

 

Vergi kontrol memuru aynen söylediklerimi tekrarlayınca, çete reisi “biz müfettişin kılına dokunmak şöyle dursun ona dokunanı asla yaşatmayız. Selamlarımızı müfettişe götürün.” demiş. Toplanan kağıtlar üzerinden milyonlarca vergi salındığı halde bu adamlar hayatta hiçbir zaman karşıma çıkmadılar. Bu anlattığım bindiğim kayığın fırtınada neredeyse alabora olmasına denk değil midir?

 

Ama bu durum her olaya uygulanamaz. Bir tarihte Tepebaşı’nda gelir vergisi kayıt kontrolü yapıyordum. Bir ticarethaneye girdim, kayıtları istedim. Dört beş kişi hain hain bana bakıyor, defterleri verecekleri yerde neredeyse üzerime üzerime geliyorlardı. Hemen “bakınız, bir şey unutmuşum” diyerek dışarı çıktım. Doğru polis karakolundan bir memur alarak tekrar mağazaya girdim. “Unuttuğumu getirdim, defterlerinizi gösterir misiniz” dedim. Adamlar süt dökmüş kedi gibi sessiz sessiz her istediğimi yerine getirdiler. Tedbir her zaman müfettişin alması gereken bir cankurtarandır.

 

Ben Mülkiyeye kaymakam olmak için gitmiştim. Bir ilçeden çıkmıştım. İlçede en büyük adam kaymakamdı. Fakat Mülkiyeye girince mali kısmına girdim. Orada maliye müfettişliğinin önemini anladım. Maliye müfettişliğine hazırlık olsun diye daha önce Ziraat Bankası müfettişliğini kazandım ama mecburi hizmetim vardı ve onu verecek durumun yoktu. Maliye Teftiş Kuruluna girdim ve kazandım. 1947’de İstanbul’a geldim.

 

Ben Maliye Teftiş Kuruluna girdiğim zaman, maliye müfettişliği çok kuvvetli idi. Bir kere maliye müfettişi devlet müfettişi konumundadır. Yani çok önemli bir müfettişliktir. Her türlü büyük suiistimallerin incelemesi bir veya birkaç maliye müfettişine tevdi edilir, onlar da bunu gayet iktidarla yerine getirirlerdi. Bugün Başbakanlık Teftiş Kurulunu ben kabul etmiyorum. Bir kere maliye müfettişliğinin kendine göre gelenekleri vardır. Bu gelenekler içerisinde müfettişler yetişir. Başbakanlık Teftiş Kurulu’nda bu yoktur, olamaz da.

 

Teftiş Kurulunda o zaman 6 ay turneye çıkardık. Mayıs 5 olduğu zaman biz mutlaka 6 aylık teftişe çıkmış olurduk. Teftişe gittiğimiz yerler ilçelerdi. Teftişe çıkarken yanımıza bir kat yatak, bir portatif karyola, bir radyo cihazı, bir lüks feneri ve gerekli kap kaçak alırdık. Çoğunlukla trenle vilayet yollarına gider oradan kiraladığımız kamyon veya kamyonetle ilçelere giderdik. Her ilçede otel bulunmazdı. Bazen ilkokulda, bazen maliye binasında bazen jandarma komutanı ile birlikte kalırdık. Bazı yerlerde lokanta da olmazdı.

 

6 ay ilçelerde dolaşır, sonbaharda İstanbul’a gelirdik. İstanbul’u mayısta yağmurlu bırakırdık dönüşte sonbaharda yine yağmurlu bulurduk. Galata köprüsüne çıktığımız zaman bazen ayaklarımızın dolaştığını fark ederdik, çünkü o kadar Anadolu’da gezmiştik. Ama bundan şikayetçi değildik. Türkiye’yi baştan başa görüyorduk.

 

1950 senesinde yürürlüğe giren gelir vergisi uygulamasında vergi incelemesi yaparken, oranı %18 olan muamele vergisinde büyük bir döviz ve vergi kaçakçılığı ve dört tanede naylon faturacı tespit etmiştim. Durum, gelir vergisi uygulamasını sıfıra indirecek durumdaydı. Raporumu hazırlayacağım sırada üç maliye müfettiş muavini ile Samsun’a teftişe gönderilerek elimdeki vesikaları bir başka müfettişe devretmemi emrettiler. İstifa etmek istedim, üzüldüm. Bir kere daha düşünün, istifa da ısrar ediyor musunuz dendi. Düşündüm, sabır etmek gerektiği sonucuna vararak istifa etmedim.

 

Samsun teftişinden sonra Adana’da teftişe gönderildim. Sonra sonbaharda İstanbul’a döndüm. Beyanname tetkiki yapan arkadaşlara katıldım. Bir mükellefin dosyasını aldım. İnceleme ilerleyince bunun, tespit ettiğim nayloncuların incelemesi olduğunu anladım. Ama işin içine milli emniyetten bir ajan da girmiş, o da naylon faturacılar gibi faturalar düzenlemişti. Benim bakanlığa gönderdiğim nayloncular yazısından bir gün önce bir dilekçe vermiş, nayloncuları ihbar ederek ihbar ikramiyesi talep etmişti. Bakanlık üst düzey birisinin de %5 ikramiyeden pay alacağı beyanname tetkik grubu Başmüfettişinin, bu milli emniyet ajanının üzerinde yaptığı aramada tespit edilmişti.

 

Ben raporumu yazıp bitirdim. 120 sayfalık, 250 eklik, nayloncuları ve bu işe iştirak eden banka ve tüccarları döviz ve vergi kaçakçılığı ve naylonculukla itham eden bu raporuma, ek bir yazı ile bu kaçakçılığı benim Maliye Bakanlığının bir elemanı olarak bulup tespit ettiğimi belirttim. Ayrıca o yazıda, benim bakanlığa yazdığım yazıdan çok önce bunları tespit ettiğime göre bu ajana herhangi bir vergi ihbar ikramiyesi verilmeyeceği gibi, kanunlarımızda vergi ajanı diye bir müessese de olmadığından bu şahısın da naylon faturacı olduğunu, yargıç onun suçlu mu yoksa yardımcı mı olduğuna karar vereceğini yazdım ve bir yıllık staj için Brüksel’e gittim.

 

Ajan mahkemeye çağrılınca doğru milli emniyet reisine gider, beni şikayet eder. O da Başbakan MENDERES’e. Başbakan Maliye Bakanına kızar, Teftiş Kurulu Başkanı bana bir yazı yazar, bu şahsın müfettişlere yardım ettiğini bildiğiniz halde suçlu gibi mahkemeye verişinizin sebeplerini açıklayınız der. İşte yine okyanusta dalgalanan kayık, ya batacak ya çıkacak.

 

Benim kalemi elime alıp yazacak hiçbir şeyim yoktu. Tarih sayılı yazımda bunun sebeplerini açıkça belirtmiştim dedim, arz olunur. Sonuç, herşey süt liman oldu. Bu ajan ile pay alacak bürokratın ikramiye aldığını da zannetmiyorum.

 

Bu çok önemli tetkike yargıç ne beraat ne mahkumiyet kararı vermemekle beraber, 7,5 yıl davayı süründürerek zamanaşımına uğratmakla neticelendirmişti. Salınan vergilerin durumuna gelince, Galata Vergi Dairesinde yaptığım inceleme sonunda vergi ihtilaflarında uzlaşmaya gidilmesini yabancı devletlerdeki uzlaşma kanunlarını da belirterek teklif etmiş ve mevzuatımıza uzlaşma konusunu getirmiştim.

 

Maliye Teftiş Kurulu Başkanlığı’nda kalamamamın sebebi de o zaman ki Maliye Bakanının bazı maliye müfettişlerinden intikam alma arzusuydu. Kendisi hakkında tahkikat yapan müfettişleri Teftiş Kurulundan ayırmak istiyordu. Bu benim mantaliteme son derece aykırı geliyordu. Ben buraya birşeyler yapmak için gelmiştim, bana dayatılan bu durum karşısında bu işi yapamayacağımı bakana söyledim. Ondan sonra Teftiş Kuruluna tekrar döndüm.

 

Bu okyanusta geçen yolculuk gerçi uzun bir yolculuktur. 1968 yılında, vergi reform komisyonunda üye olarak çalışırken Türkiye’nin katma değer vergisine geçişini teklif etmiştim. Bu konuda makale, konferans, tasarı, memorandum gibi türlü etkinlikler yaptım. Brüksel’de, Belçika Gümrüğünü incelemiştim. Bu konuyu gözden geçirip Türkiye’ye döndükten sonra da Belçika ile ilgimi kesmedim. Ortak Pazar kurulunca onunla da ilgilendim. Brüksel’e gidince bütün dokümanları aldım. Büyükelçi Hasan Esat IŞIK beni Ortak Pazar Dokümantasyonuna yazdırarak her türlü rapor, inceleme ve evrakın İstanbul’a adresime parasız gelmesini sağlandı.

 

İlk katma değer vergisi kanun tasarısını da iki hesap uzmanı ile ben hazırladım. Fakat siyasiler bir türlü katma değer vergisi kanun tasarısını Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk etmiyorlardı. Bütün dolaylı ve dolaysız çabalarım sonuç vermedi. Tasarı Meclise sevk edilmiyordu.

 

1983 yılında Brüksel’de Ortak Pazar nezdindeki Delegasyona Ekonomi ve Maliye Başmüşaviri olarak tayinim çıkınca, Brüksel’e gider gitmez iki tane peş peşe rapor düzenledim. İlk raporumda şimdiye kadar Ortak Pazar ve katma değer vergisi konusunda yaptığım inceleme, rapor, konferans, memorandum ve diğer konuları belirttim. İkinci raporumda ise o tarihe kadar Avrupa’da katma değer vergisini uygulayan ülkelerin ilk yıldaki katma değer vergi tahsilatı ile eski verginin son yılki vergi tahsilatını karşılaştırdım. Hepsinde katma değer vergi tahsilatı miktarları yerine geçtikleri vergi tahsilatı miktarından fazlaydı.

 

Bizim maliyeciler de katma değer vergisine geçersek gider vergisinin tahsilatını tutturamayız diye şüphe ediyorlardı. Bu iki raporumun asıllarını Hazine’ye, bir örneğini de bir mektupla kendisini yakından tanıdığım Genelkurmay Başkanı sayın Orgeneral Necdet URUĞ’a gönderdim. Mektubumun sonunda 16 yıldan beri bu verginin Türkiye’de uygulanmasına çalıştığım halde bugüne kadar bunda muvaffak olamadığımı belirttim. Aradan bir hafta geçti, Genelkurmay Başkanının Başbakanla görüştüğünü görüşme içeriğinin açıklanmadığını Brüksel’e gelen Türk gazetelerinden okudum. İkinci hafta sonunda ise katma değer vergisi kanun tasarısının Meclise sevk edildiğini yine Türk gazetelerinden öğrendim.

 

Türkiye’ye döndüğümde “orgeneralim, benim raporları alınca ne yaptınız” diye sorunca, “doğruca başbakana gittim, işte size çok önemli bir mali kaynak, bu raporları yazan da yakinen tanıdığım bir kimsedir dedim” diye cevapladı.

 

Katma değer vergisi kanunu konusunda çok çalışmalar yapılmış, türlü tasarılar hazırlanmıştır. Fakat kanunun Meclis’e sevkinde sayın Orgeneral ile benim böyle bir katkım vardır. Bu da okyanusu kazasız geçtiğimi gösterir.

 

Maliye Teftiş Kurulundan doğru doğruya bir dış göreve tayin üç müfettişe nasip olmuştur. Üçünü de askerler sağlamıştır. Benim Brüksel’e tayinimi de sayın Orgeneral Necdet URUĞ sağlamıştır. Bu tayin sonunda da katma değer vergisi kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilmiştir. Zaten ben bunun için dış tayin istemiştim. Dıştan yazılan raporların tesiri başka oluyordu. Bunu muhtelif tecrübelerimle görmüştüm. Brüksel’e gider gitmez de katma değer vergi raporlarını düzenleyerek Orgenerale göndermiştim.

 

O sıralarda müfettişler türlü şekillerde askerlerle birlikte çalışıyorlardı. Bana verilen çeşitli görevler dolayısıyla onlarla tanıştım. Öteden beri Maliye Teftiş Kurulundan bir iki müfettişin doğrudan doğruya dış vazifelere tayinlerini kuvvetle desteklemiş olmalarına rağmen, Hazine buna şiddetle karşı çıkmıştır. Aslında Hazine’nin Maliye’den ayrılmasının asıl sebebi, Hazine mensuplarının kolayca dış görevlere birkaç defa üçer yıllık tayinlerinin yapılmasını sağlamaktı. Dış Ticaret Müsteşarlığının da, Ticaret ve Ekonomi Bakanlığından ayrılmasının ana sebebi budur. Hazinenin Maliyeden ayrılmasının sonunda bankalar olayının bütün dehşeti ile meydana gelmesi acı bir olaydır. Hazine Maliye Bakanlığı içinde olsaydı bankalar olayı olmayacaktı. Gerek Gümrüklerin ve gerek Hazinenin Maliye Bakanlığına bağlanması ve Ekonomi ve Maliye Bakanlığı kurulması gereklidir. Bu konuda bir kitabım da var.

 

Katma Değer Vergisi kitabımın sonunda konunun çeşitli yönlerini belirttikten sonra şöyle demiştim; “sadece mesleğinin gerekleri yerine getirmek ilkesinden hareket etmeyip yurduna olan sonsuz sevgisi yüzünden bu çalışmalar yapılmıştır. Bu düşüncenin sağladığı manevi zevkin tadını vicdanımda bol bol tatmaktayım.”

 

Yurt sevgisi ile söze başlamıştık onunla bitirelim. Şiir kitabımda çocuklarıma ithaf ettiğim şiirimi bütün müfettiş arkadaşlarıma da ithaf ederek diyorum ki;

 

ÖĞÜT

 

İnsan Yurdunu sevince,

Her güçlük ona kolay gelir.

Buz dağları erir

Uçurumlar yol verir

Denizler, dağlar aşılır.

 

İnsan Yurdunu sevince,

Aldırmaz mevki sahibinin kof kibrine

Her türlü çıkarcıların sinsice

Haince davranışları yere serilir,

Kurdukları ağlar birer birer dağılır.

İnsan Yurdunu sevince,

Her türlü engelin,

Sona erdiği bir gün mutlaka gelir.

 

12 Mart 1975

 

Tüm arkadaşlarıma sıhhat, neşe, başarı ve mutluluklar dilerim.”


-- HÜSAMETTİN KILIÇ'LA yazısını PDF olarak indir --


Hızlı Okuma Kursu Ankara | Yös Kursu Ankara | Çocuk İngilizce Kursu Ankara